Kendi yoluna gidecek

İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

2020.11.21 12:50 yuzenpipi İNSAN NE İLE YAŞAR - TOLSTOY (25DK) #3

!DİĞER BÖLÜMLERİ OKUMADAN BU YAZIYA BAŞLAMAYINIZ!
PART #1
PART #2
Sesini çıkarmayan uşak, yakalarını yüzüne çekti yine. Bey, yol konusundaki fikrini değiştirmedi; yarım mil kadar daha ilerleyip sola saptı, burada kuru yapraklı bir meşe dalı sallanıyordu. Bundan sonra rüzgârla yüz yüzeydiler. Kar atıştırmaya başladı. Bey kızağı kullanıyordu. Avurtlarını şişiriyor, soluğunu bıyıklarına boşaltıyordu. Uşak uyuyakalmıştı. Bir on dakika daha gittiler. Bey konuşmaya başladı. Uşak hemen gözlerini açıp sordu: “Efendim?..” Bey yanıtlamadı. Sürekli eğilip sağa sola bakıyordu. At ilerliyor, terleyen tüyleri parıldıyordu. Uşak: “Efendim?..” dedi tekrar. Bey öfkeyle ona öykünerek: “Ne efendimi?.. Hiç yol levhası yok; kaybolduk...” Uşak: “Bir de ben bakayım...” deyip kızaktan indi, kırbacı alıp atın soluna doğru gitti. Fazla kar yağmamıştı o yıl. Rahatça ilerleyebiliyordu. Yine de kimi yerlerde dizlerine kadar kara gömülüyordu. Çok geçmeden çizmelerinin içi karla dolmuştu. Ayağıyla, kırbacın ucuyla zemini yokluyor, yolu bulamıyordu. Geri döndüğünde bey: “Ne olacak şimdi?” diye sordu. “Buralarda bir şey yok, gidip şuralara da bakayım.” “Şuradaki leke neymiş, ona da bak...” İşaret edilen yere yaklaştı uşak; bomboş bir tarlaydı burası. Üstündeki karları silkeleyen uşak dönüp kızağa bindi. Emreden bir ses tonuyla: “Sağa gidelim; rüzgâr solumuzdaydı, şimdiyse yüzümüze çarpıyor; sağa döndürün arabayı.” Bey, uşağı dinledi. Biraz sağa doğru gittiler ama yol filan görünmüyordu. Rüzgâr hızını kesmemişti; kar yağmaya devam ediyordu. Kendinden hoşnut uşak: “Beyim, yolu kaybettik!..” dedi. Bey, karın altından seçilen siyahımsı sazları gösterip: “Şunlar nedir?” diye sordu. “Zaharof’un tarlasındayız. Yoldan çıkmışız demek.” “Yalan!” “Asla yalan söylemem. Zaten kızağın sesi bunu doğruluyor. Ünlü patates tarlaları burası; yapraklara, dallara bakın.” “Ne bela ama! Ne yapacağız?” “Doğruca gideceğiz; bir çiftliğe, ya da bir eve rastlarız herhâlde.” Bey, bu öneriyi de kabul etti. Bir süre daha gittiler. Tekerlekler karın dondurduğu yerlerde gıcırtılar çıkarıyordu. Tepeden inen kar, bazen öbekler hâlinde havalanıyordu. Anlaşılan, at epeyce yorulmuştu; terli tüyleri kıvrımlanıyor, karla kaplanıyordu; hızı epeyce düşmüştü. Ayağı sürçünce, bir yerlere takıldı. Bey de atın dizginini kıstı. Uşak: “Dur, serbest bırak da kurtulsun...” dedi kızaktan inerek. Sonra “hadi güzelim hadi...” diyerek atı gayretlendirmeye çalıştı. Hemen harekete geçti at, düştükleri çukurdan silkinip tek hamlede çıktı. Bey: “Neredeyiz biz?” “Biraz yürüyelim de öğreniriz nasıl olsa.” Bey, karlar arasında kütle hâlinde görünen bir yeri işaretle: “Goriçkino ormanı değil mi şurası?”
“Yanına gidersek ne olduğunu anlarız.” Rüzgârın oradan getirdiği yaprakları gören uşak, oranın orman değil, köy olduğu sonucuna varmış ama bunu nedense belirtmek istememişti. Biraz daha ilerlediklerinde, kavak ağaçlarını gördüler. Uşağın tahmini doğruydu. O kütle orman değil, kavaklıktı. Kuru yaprakları hışırdayıp duruyordu. Herhâlde bir hendeğin kıyısına dikilmişlerdi. Bilinmez sesler çıkaran bu ağaca yaklaştıklarında, at ön ayaklarını yukarı kaldırdı, bir yığına atlayıp döndü; yolu bulmuşlardı. Uşak: “Neresi olduğunu bilmesek de, bir yerlere geldik...” dedi. At, karla kaplı yolda ilerliyordu. Biraz ötede, bir depo duvarı çıktı karşılarına. Oradan döndüklerinde, yüzlerine vuran rüzgârla karlara daldılar. Önlerinde dar bir sokak ve iki ev vardı. Yoldaki karı rüzgâr yığmıştı ve aşılması zorunluydu. Bu engeli de geçince rahat biçimde sokağa daldılar. Evlerinden birinin duvarında, beyazlı kırmızılı iki gömlek, donlar, ayak dolakları rüzgârla dans edip duruyordu. Beyaz gömlek, yırtılacak kadar sallanıyordu. Uşak: “Uyuşuk kadın, şu çamaşırları neden toplamadı ki? Belki de hastalanmıştır!..” dedi. Köye girdiklerinde rüzgâr aynı hızla esmeye devam ediyordu. Yolun her tarafı karla kaplıydı. Ama köyde ilerledikçe havanın yumuşadığı, şenlendiği hissediliyordu. Bir evin avlusundaki köpek ürüyor, kürkünü başına çeken bir kadın, bir evin eşiğinde durmuş geçen yabancılara bakıyordu. Köy ortasında bir yerlerden, genç kızların söylediği şarkıların sesi geliyordu.
Rüzgâr burada gücünü yitirmiş gibiydi. Dolayısıyla kar da fazla yığılmamıştı. Bey: “Burası Grişkino olabilir...” dedi. “Evet, orası!” Grişkino adlı köye gelmişlerdi. Sola fazla sapıp ters yönde on mil ilerledikleri hâlde, varmak istedikleri yerin uzağına düşmemişlerdi. Asıl gidecekleri yer olan Goriçkino buradan on mil uzaktı. Köyde iri yarı biriyle karşılaştılar. Adam atı durdurup “Kimsiniz?” diye sordu ve beyi tanıyınca oklardan birine yapıştı, kızağa kadar ilerledi. Bu adam, herkesin tanıdığı ünlü bir hırsızdı. Beye seslenip: “Hayrola, bu havada ne işiniz var burada?” Uşak, adamın votka koktuğunu hissetti. “Goriçkino’ya gitmek istiyoruz...” “Ne kadar da uzağa düşmüşsünüz! Malakovo’dan sapacaktınız.” Bey: “Ne yapalım, yolumuzu kaybettik!..” Hırsız, hayvanı inceleyerek: “Güzel bir at!” dedi ve atın kuyruğunun gevşeyen düğümünü sıkılaştırdı. “Geceyi burada geçirmek ister misiniz?” “Hayır, biz yolumuza gidelim.” “Peki. Sen de kimsin? O, o, Nikita!” “Benim ya; hiç değilse artık yolumuzu kaybetmesek...” “Niye kaybedesiniz! Geri dönüp sokak boyunca ilerleyin, hiç sola bakmadan, ana caddeye gelip sağa dönün.” Uşak: “Nereden sağa sapacağız?”
“Bir çalılıkla karşılaşacaksınız, onun karşısında bir kazık çakılı; bol yapraklı bir meşe ağacı göreceksiniz, oradan sapın.” Bey, ata geri manevra yaptırdı, kızak tarif edilen yola döndü. Peşlerinden: “Ama kalsaydınız daha iyi olurdu...” diye bir ses geldi. Bey, seslenişe kayıtsız kalıp atı hızlandırdı. Ormandaki düz yoldan on mil gidecek olmasını dert etmiyordu. Kar da durmuştu. Geldikleri yolun ters tarafındaydılar şimdi. Kenarda köşede öbeklenmiş gübre yığınları görülüyordu. Çamaşır serili avlunun önünden tekrar geçtiler. Beyaz gömlek sadece bir koluyla seriliydi. Uğultular içindeki ağaçları buldular, şimdi tarlaların ortasındaydılar. Rüzgâr giderek hızını arttırıyordu. Yol, yağan karla kaplanmıştı. Yön tayini, sadece çakılı kazıklarla saptanabilirdi. seçilemiyordu. Fakat kuduran rüzgârdan onlar bile Bey sürekli gözlerini kapatıyor, çevresini görebilmek için sağa sola dönüyordu. Ama aslında yaptığı iş, kendini ata teslim etmekti. Bir on dakika daha gittiler; önlerinde bir karartı gördü. Onlarla aynı yöne gidenler vardı. At, onlara yetişti ve ayağıyla kızağın arkasına vurdu. Kızaktakiler: “Yana çekip, öne geçin!” diye bağırdılar. Bey, kızağı öne geçirdi. Diğer kızakta üç erkek, bir de kadın oturuyordu... Köydeki bayram eğlencesinden dönüyorlardı. Bir köylü, elindeki sopayla atın sağrısına vuruyor; diğer ikisi kollarını sallayarak bağırışıyordu. Kadın, kürkünün içine büzülmüş, karla kaplı hâlde kızakta oturuyordu.
Bey: “Neredensiniz?” diye sordu. Bazı sesler: “A...” “Nereden?..” Köylünün biri bütün sesiyle bağırdı, tek kelimesi dahi anlaşılmadı. Diğer köylü: “Hadi hızlanalım; onları öne geçirtmeyelim...” dedi. Atın sırtında bir kırbaç sakladı. Bey: “Zil zurna sarhoş bunlar...” Kızaklar çarpıştı, neredeyse birbirlerine geçeceklerdi. Ayrıldılar... Köylülerin kızağı geride kalmıştı. Uzun tüylü, fırlak karınlı sıskacık hayvan, bütün gücünü harcayıp zorlukla ilerleyebiliyordu. Amansızca sırtına inen kamçıdan sakınmak için hızlanıyor, ayakları karlara batıyordu. Zavallı hayvan bir anda yavaşlayıp geride kalmıştı. Uşak: “Fazla votka içmenin sonu... Zavallı hayvanı öldürecek bu sarhoşlar!” dedi. Güçsüz kalmış hayvanın soluğunu, sarhoşların konuşmalarını duya duya biraz daha ilerlediler. Hemen sonra, bu sesler de duyulmaz oldu. Rüzgârın uğultusundan başka ses yoktu artık. Bu karşılaşma beyi oyalamış, güvenini arttırmış, kendini tamamen ata bırakmıştı. Uşak yapacak iş bulamadığı zamanlardaki gibi, uyuklamaya, yorgunluğunu gidermeye başladı. At ansızın durdu. Uşak neredeyse yere kapaklanacaktı.
Bey: “Yine başladık...” dedi. “Neye?..” dedi uşak. “Yol kazıkları yine görünmez oldu. Yolu kaybettik.” Uşak: “Öyleyse bulalım...” diyerek kızaktan indi, epeyce ötelere yürüdü. Dönüp geldiğinde: “Oralarda yol falan yok. Belki önümüzdedir...” dedi. Karanlık bastırıyordu. Kızağın kar küreyen aleti işini yapıyordu. Bey: “Hiç değilse o köylülerin sesleri duyulsaydı...” Uşak: “Gelip bize yetişemediklerine göre, yoldan hayli uzakta olmalıyız. Belki de onlar yollarını şaşırdılar.” Bey: “Ne tarafa gitmeliyiz sence?” “Bence ata bırakalım. Bizi sadece o kurtarabilir. Dizginleri bana verin.” Eldivenli elleri iyice üşüyen bey, dizginleri uzattı. Uşak bu dizginleri sadece elinde tutmakla yetindi, zeki hayvan kulaklarını dike dike dönmeye koyuldu. Uşak, sevgiyle: “Cin gibidir bu at, cin gibi...” Yarım saat geçmeden önlerinde bir orman, kaya ya da hayalet belirdi. Sağ yanlarında yolda kızakları seçmeye başlamışlardı. Bey: “Galiba yine Grişkino’ya geldik...” dedi. Sol yanda aynı depo duvarını görüyorlardı ve biraz ötede ipe serili çamaşırları...
Aynı dar sokak, aynı gübreler, köpek ulumaları. Karanlık bastırmış, evlerin ışıkları yakılmıştı. Bey, atı tuğla duvarlı büyücek bir evin önünde durdurdu. Uşak, masada içki şişeleri gördüğü evin penceresine kırbacının sapıyla vurdu. “Kim o?” diye seslenildi içeriden. “Komşu köydeniz. Kapıyı açar mısın?” Birkaç dakika sonra açıldı evin kapısı; uzun boylu, ağarmış sakallı, bayramlık beyaz gömlekli, kürklü bir ihtiyarla kırmızı gömlekli deri eldivenli bir genç belirdi kapıda. İhtiyar: “Oo Vasili, sen ha?” “Evet. Yolumuzu kaybettik. Buraya ikinci gelişimiz bu...” “Acayip...” deyip yanındaki gence: “Durma, git kızağın kapısını aç” dedi. “Hemen!..” diyen genç koşup gitti. Bey: “Geceyi burada geçirmeyi düşünmüyoruz...” dedi. İhtiyar: “Karanlık çöktü; bu havada nereye gideceksiniz!” Bey: “Kalmayı ben de isterdim ama işim acele.” “Yine de gelin hele, birazcık nefes alırsınız.” “Peki. Havanın daha çok kararacağı yok. Ay da çıkar belki.” Uşağına dönüp, “Ne dersin, biraz oturalım mı?” diye sordu. “İyi olur...” beyim. Bey, ihtiyarla birlikte içeri girdi. Genç, kızağın kapısını açtı, atı içeri aldılar; kirişlere tünemiş tavuklarla horozlar gıdaklamaya, koyunlar tırnaklarını yere sürtmeye, köpek de bu yeni ziyaretçiye şaşıp havlamaya başladı.
Uşak, bütün ahır sakinlerine iltifatlar ediyordu. Tavuklardan özür diledi, koyunları azarladı, köpeğe de dostluk teminatı verdi. Üzerindeki karları temizleyip: “Artık işimiz yoluna girdi...” diyordu. Yanındaki delikanlı: “Bunlar evimizin ermişleri; keramet sahibidirler.” “Ne ermişi?” Öteki sırıtarak: “Polsen böyle yazar: Hırsız eve sessizce girer, köpek ulumaya başlar: ‘Uyan!..’ demektir bu. Horoz, sabaha karşı öter: ‘Artık kalk!’ demektir bu. Kedi yalandığında, ‘Konuğun var; ikramda bulun!’ anlamındadır.” Bu delikanlı yazamıyor ama okuyabiliyordu. Polsen’i ezberlemişti; hem tek kitabı da o idi. Biraz kafayı çektiği günlerde, uygun bir şeyler bulup anlatmaktan hoşlanıyordu. Uşak: “Öyledir...” dedi. “Sen de epeyce üşümüşsündür...” dedi delikanlı. “Evet.” Avludan geçip eve girdiler. Beyle uşağı, kasabanın maddi durumu yerinde olan adamlarının birinin evindeydiler. Adam, oldukça büyük beş parça arazinin sahibiydi ve bunlar dışında da işlemek için tarla kiralardı. Ahırlarında altı at, üç inek, iki buzağı, yaklaşık yirmi de koyun vardı. Ev sakinlerinin sayısı yirmi üç kişiydi; kızlarının dördü evliydi ve altı torun -delikanlı da torunlardan biriydi ve evli tek torun o idi- iki torunun torunu, üç yetim, çocuklu dört gelin... Köyde birbirinden kopmadan yaşayan tek aileydi bu. Ama sık sık rastlandığı gibi, anlaşmazlık önce kadınlar arasında baş göstermiş, zamanla mirası bölüşmeye kadar varmıştı. İki oğul, Moskova’da suculuk yapıyordu; diğeri ise askerdeydi. Şu anda evde ihtiyarla karısı, bayram dolayısıyla kentten köye inmiş olan büyük oğulları, kadınlarla çocukları, bir misafir ve bir de komşuları bulunuyordu. Bey siyah kürküyle masada, Meryem heykelinin altında oturuyordu. Nemli bıyıklarını emiyor, keskin gözleriyle çevresini izliyordu. Beyin haricinde masada, ağarmış sakallı, saçsız, beyaz gömlekli bir ihtiyar; kentten gelen büyük oğul, evdeki diğer oğlu, komşu, zayıf yüzlü bir köylü vardı. Yemeklerini yemişler, semaverin kaynamasını bekliyorlardı. Çocuklar yatıyordu; kadınlardan biri beşiğin yanına uzanmıştı. Yüzünün her yeri buruşuk olan evin hanımı, beyin çevresinde hizmet için dönüp duruyordu. Uşak, odaya girdiğinde kadın, beyin bardağına votka koyup “Buyurun, için...” diyordu. Üşümüş, yorulmuş olduğu böyle bir zamanda içki bardağının ışıltısı, boğaz yakan kokusu, uşağı epeyce etkilemişti. Alnı kırıştı, başlığını, paltosunu silkip odada kendi başınaymış gibi yüzünü ikonalara çevirip selam vererek masaya dönüp paltosunu çıkarmaya başladı. Büyük kardeş, adamın buz tutmuş bıyıklarına bakıp: “Kara bulanmışsınız...” dedi. Uşak, bir daha silktiği paltosunu bir çiviye asıp masaya yaklaştı. Neredeyse bardağı tutup lezzetli içkiyi yudumlayacaktı ki beyine bakıp içmemek için verdiği sözü hatırladı. Çizmelerini bile içki parası için sattığını, çocuğuna baharda bir tay alacağını düşündü ve kendini tutup:
“Sağ olun, içmiyorum deyip...” cam kenarına ilişti. Büyük kardeş: “Neden içmiyorsunuz?” Uşak gözleri yerde: “İçmiyorum; hepsi bu...” dedi ve yüzünün buzlarını temizlemeye başladı. Bey, elinde bir parça ekmekle: “Ona iyi gelmez içki!” dedi. Evin kadını: “Çay içersiniz öyleyse; üşümüşsünüzdür deyip...” kadınlara, “Çay için ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Gelinlerden biri, fokurdayan semaveri bir bezle kurulayıp masaya kadar zorlanarak kaldırdı. “Çay hazır...” dedi. Bey, yollarını nasıl şaşırdıklarını, iki defa aynı köye geldiklerini, sarhoşların oturduğu bir kızakla karşılaştıklarını anlattı. İhtiyar, şaşkın bir hâlle, yolu nerede, nasıl şaşırdıklarını, sarhoşların kimler olduğunu ve doğru yolu nasıl bulacaklarını söylüyordu. “Molçanovka’ya kadar rahattır yol. Bir çocuk bile kaybolmaz orada. Ama tam zamanında dönmek gerek. Çalılığın hemen önünde.” Yanındaki köylü: “Ama kayboldular işte!..” İhtiyar kadın üsteliyordu: “Gece burada kalırsınız. Kadınlar size şilte sersinler” diyordu. İhtiyar adam: “Sabah erkenden yola çıkarsınız.” Bey: “Mümkün değil dostum, acele işlerim var.”
Ağaçlığı ve kendisinden daha fazla acele edecek alıcıyı düşünüp: “Kimi zaman bir saatte kaybolan bir şeyi, bir yılda ele geçiremezsiniz...” dedi. Uşağına: “Gideriz, değil mi?” diye sordu. Uşak, yanıt vermekte acele etmedi; sakalı bıyığıyla ilgilenmeyi sürdürdü. Sonunda renksiz bir sesle: “Yolu bir daha şaşırmamak koşuluyla!” dedi. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi; tek düşündüğü şey içkiydi. Çay kesmezdi onu; hem çay da dağıtılmamıştı. Bey: “Bütün mesele dönülecek yeri bulmakta; sonra bir daha kaybolmayız...” dedi. Uşak, sonunda uzatılan çay bardağını alıp: “Peki bey; siz bilirsiniz...” dedi. Bey: “Çayı içip yollanalım hemen!” Uşak susup başını salladı. Çayı tabağına döküp, dumanında ellerini ısıttı; ağzına küçük bir şeker parçası koyup, ihtiyarları bir daha selamladı. Bey: “Biri bize oraya kadar eşlik etseydi...” dedi. Büyük oğul: “Olur...” deyip delikanlıyı göstererek “Kızağı hemen hazırla...” dedi. Bey: “Aslan evladım, hadi götür bizi...” dedi. Delikanlı bir çiviye astığı şapkasını alıp gülümseyerek fırladı. Bu sırada, uşağın gelmesiyle bölünen konuşmaya tekrar geçildi. İhtiyar, oğullarının bayram armağanlarından yakınıyor: “Ana babalarını ne çabuk unutuyor bu gençler.” diyor komşu: “Ya, öyle azizim! Onların hayrı sadece kendilerine. Diyyemkin’i duydun mu? Babasının kolunu kırmış...” diye ekliyordu. Uşak, kulak kesilmiş dinliyor, kendisi de bir şeyler söylemek istiyordu; ama içtiği çayla ilgileniyor, sadece başını sallıyordu. Art arda çay içiyor, gevşiyordu. Sohbet kendi yolunda ilerliyor; arazilerden, miraslardan söz ediliyordu. Bu sözler öylesine söylenmiş sözler değil de evin içinde bulunduğu durumla ilgiliydi. Büyük oğlu malların bölüşülmesini istiyordu. Üzüntü verici bu sözler bütün aileyi etkiliyordu. Ailevi konuları da yabancıların yanında konuşmaktan kaçınmadılar. Evin beyi, ömrü oldukça buna izin vermeyeceğini çünkü şimdi rahat yaşadıklarını fakat malları paylaşırsalar, ailenin yoksul düşeceğini söylüyordu. Komşu da onu destekleyerek: “Bakın Motoveyeflere” dedi, “Durumları iyiydi; arazileri bir bölüştüler, duman oldular.” İhtiyar, oğluna: “Senin de istediğin bu mu?..” dedi. Oğlu yanıt vermedi. Kasvetli bir sessizlik çöktü ortalığa. Arabayı hazırlayan genç, odaya girip son sözleri duymuştu. “Polsen’de böyle bir hikâye vardır; bir baba evlatlarına bir süpürge gösterip bunu koparana aşk olsun” der. Çocukları sırayla bunu dener ama başaramazlar; ancak sapları birbirinden bir ayırdınız mı hemen kopar. Bu iş de böyle...” dedi.
Bey: “Biz gidelim artık. Malları paylaşma işinde dediğini yap dostum. Ailenin büyüğü sensin. Bölge hâkimine git; ne yapman gerektiğini öğren.” “O da başka bir dert; konuşur, başından savar. Şeytanın tekidir o; kimseye bir faydası olmaz.” Uşak, beş bardak çay içtiği hâlde, daha da içmek ister gibi görünüyordu. Ama semaverde çay kalmamış; bey, paltosunu giymeye başlamıştı. Kendisi de kalkıp çentiklediği şekeri ağzından çıkardı; terli yüzünü sildi, kürkünü giyip derince bir iç çekti. Ev sahipleriyle vedalaşıp sıcak, aydınlık odadan soğuğa çıktı. Kapı çatlaklarından rüzgâr esiyordu. Avluya çıktı; kürke sarınmış delikanlı, avluda atın yanında gülümseyerek Polsen’den bir şeyler okuyordu: “Karlar fırtınada uçuşuyor; bazen bir hayvan, bazen bir çocuk gibi inleyerek...” Uşak, başını sallayıp onayladı onu; elleriyle dizginleri ayırdı. İhtiyar, elinde bir fenerle beyi yolcu ediyordu. Ortalığı aydınlatsın diye feneri verandaya koyar koymaz rüzgârla söndü. Avludan bakıldığında bile, tipinin çoğaldığı görülüyordu. Bey: “Ne de kötü hava!” diye söylendi. Kalsa daha iyi ederdi belki; ama mümkün mü?.. İşi bekleyemezdi. Zaten hazırlanmıştı. Bu işin de üstesinden gelirdi...” Evin beyi, kalsalar daha iyi olacak diye düşünüyordu ama o üzerine düşeni yapmış, kalmalarını önermişti. “Belki de benim yaşım geçtiği için böyle korkuyorumdur...” diyordu. Delikanlı tehlikeden yılmıyordu. Her yeri avucunun için gibi biliyor, sık sık şiirler okuyordu kendi kendine.
Uşak, gitmeyi hiç istemiyordu ama uzun zamandır beylerin buyruğuna uyup kendi düşüncelerini hesaba katmadan yaşamaya alışkındı... Gidenleri kimse vazgeçiremedi. Bey, adımlarına ve bastığı yere dikkat ederek kızağa yaklaştı; ortalıkta hiçbir şey net olarak görülemiyordu. Kızağa binen bey, dizginleri alıp delikanlıya: “Sen önümüze geç...” dedi. Delikanlı, geniş kızağında diz çökmüş hâlde atını ilerletti. Öndeki hayvanın kokusunu alıp kişneyen atları Doru da onun ardına takıldı. Her iki kızak da yoldaydı. Deminki yollarına vurmuşlardı. Asılı çamaşırların, kar altındaki deponun, rüzgârın önünde eğilip savrulan ağaçların önünden geçtiler. Karla kaplı bir denizin içine bir daha daldılar. Rüzgâr öyle hızlı esiyordu ki atları önünde başeğdirmeye zorluyordu. Delikanlı, bakımlı atını coşturuyor, Doru da ona yetişmek için uçarcasına koşuyordu. Bu hâlde bir süre gittikten sonra delikanlı döndü; rüzgârdan anlaşılmayan bir şeyler söyleyerek kızağına geriye manevra yaptırdı. Delikanlı sağa yönelmişti. Bu ana kadar sağlarından esen rüzgâr artık yüzlerine çarpıyordu. Karlar arasında lekeler görünüyordu: Çalılıklar... Delikanlı: “Hoşçakalın...” dedi. “Teşekkürler.” Delikanlı yine Polsen’den dizeler okuyordu; bu arada tipi her yeri karartıyordu... Bey: “Bu genç, şair midir nedir?” diyordu.
Uşak: “İyi çocuk; gerçek bir Rus...” dedi. Hızlanmışlardı. Uşak, kürküne öyle sarınmıştı ki boğazına kadar kürke gömülü gibiydi. İçinin sıcaklığını dışarı vermemek için ağzını bile açmıyordu. Önde Doru’nun sallanan sağrıları ve düğümlü kuyruğu rüzgâr yönüne vuruyor, kızağın dümdüz uzanan oklarına sürekli kanıyor, bunları yol izleri sanıyordu. Kimi zaman yol kazıklarına da rastlıyorlardı. Doğru yoldaydılar. Bey, dizginleri, ata yönünü doğru bulduracak biçimde tutmak istiyordu. Dinlenen hayvan biraz gönülsüzleşmişti. Bey, bir iki defa çekti dizginlerini. Uşak: “İşte orada bir kazık, bir tane daha...” diye sayıyordu içinden. Gözlerini bir anda önündeki bir karartıya çevirip: “Şurası da orman olmalı!” dedi. Oysa sadece bir çalılıktı orası. Geçip yarım mil daha ilerlediler. Hemen sonra ne görseler iyi?.. Ne yoldan, ne de kazıklardan eser var. Bey: “Orman şuralarda olmalı...” dedi içinden. İçtiği votkayla çay, başını döndürüyordu. Atı sürekli dehliyordu. Akıllı ve korkusuz at, kendisine işaret edilen yönde gidiyor, asıl yolun burası olmadığını sezinliyor gibiydi. Bir süre daha gittiler; ama ne orman, ne yol... Bey, atı durdurup: “Yine kaybolduk!” dedi. Uşak, sesini çıkarmadan indi kızaktan. Sıkıca kürküne sarınıp doğruca ormana girip gözden kayboldu. Sonunda dönüp geldiğinde beyin elinden dizginleri kapıp: “Sağa yönelelim...” dedi. Bey, itirazsız bir tavırla onayladı bunu.
Uşak: “Haydi güzelim, biraz daha dayan!” dedi ama hayvancağız kayıtsız kalıyor, gitmiyordu. Uşak, kızağın önüne astığı kamçıyı alıp ata indirdi. Kötü davranışlara alışkın olmayan hayvan, epey güç harcayıp tırısa geçti ama bir süre sonra tekrar yavaşladı. Karanlık öyle çökmüştü ki atın başı bile zor seçiliyordu. Kızak kimi zaman duruyor, geriye doğru kayıyordu. Uşak, dizginleri bırakıp tekrar yere indi ve atın neden durduğunu anlamak için öne yürüdü. Birden ayağı kaydı ve aşağı yuvarlandı. Sakin olmaya çalışıyor, “Dur!” diye bağırıyordu. Ama rüzgârın kar yığdığı çukurun dibine düşünceye dek tutunacak dal bulamadı. Çukurun ağzına biriken karlar da bu düşüşün etkisiyle üstüne boşaldı. Her yerini örtmüştü kar. Kara ve çukura lanetler savurarak: “Bana bunu da yaptınız ha!” diyerek çırpınıyordu. Bey: “Neredesin?” diye sesleniyordu. Uşağın ona yanıt yetiştirmekten daha önemli işleri vardı; üstündeki karları temizliyor, kamçısını aranıyordu. Nice zahmetlerden sonra, bulunduğu yerden tırmanarak kurtuldu; ancak ne at vardı ortalarda, ne de bey... Bayırdan, rüzgâr yönünde ilerledi. Yüzlerini görmediği hâlde, atın kişnediğini, beyin bağırışlarını duydu. “Geliyorum, geliyorum...” diye seslendi ata. Kızağın yanına varamadan ne atı, ne de adamı seçebildi. Bey: “Nerelere gittin?.. Aptal adam. Kızağı çevir de Grişki-no’ya dönelim.”
Uşak: “Grişkino’ya gitmeyi ben de isterim; fakat nasıl gideceğiz? Önümüzde öyle bir çukur var ki, bir düşen kurtulamaz. Bey: “Burada kalacak değiliz ya!” dedi. Uşak sessizce yaklaştı kızağa. Arkasını rüzgâra verip çizmelerini çıkardı, içindeki karları temizledi. Biraz saman alıp sol ayak tekinin deliğini tıkadı. Bey susmuş, kendini uşağına bırakmıştı. Birlikte kızağa bindiler. Atın dizginlerini çevirip çukur yönünde gitmeye başladılar. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki at zınk diye durdu. Başka bir çukurun önündeydiler. Uşak tekrar indi, bir geçit aradı. Uzunca sayılacak bir zaman geçtikten sonra tekrar dönüp geldi. “Beyim, nasılsın?” diye sordu. “Şimdilik iyiyim; bir geçit bulabildin mi?” “Ne bende, ne de hayvanda derman var.” Bey: “Şimdi ne yapacağız?” “Biraz daha bekleyin...” deyip tekrar gitti ama hemen döndü. Atın önüne geçip: “Ardımdan gel güzelim!..” diyerek sağa yöneldi. Atın dizginlerini çekip karlar arasındaki çukura sürdü. Önce itiraz eder gibi oldu hayvan ama bunca karı geçebileceğini düşünüp öne fırladı; başaramayıp boynuna kadar karlara battı. Uşak, kızakta oturan beye: “Kızaktan inin, efendim...” dedi ve oklardan birini tutup kızağı itmeye başladı. Kızak, atın böğürlerine kadar çıktı. Ata seslenip: “Zor olduğunu biliyorum güzelim ama ne gelir elden? Ha gayret!” Hayvancağız tekrar gayret etti; yararsız...
Uşak: “Burada da duramayız ki, azizim!” dedi ata. At, başıyla onayladı bu sözleri; gayrete gelip sıçradı. At, nice uğraştan sonra kar geçidini aşabilmişti. Zor bela nefes alıyor, aksırıp tıksırıyordu. Beyin, adım atmaya hâli kalmamıştı. Güçlükle gelip kızağa yığıldı. Bey, kızağa yerleşirken uşak, dizginleri tutup biraz aşağı çekti. Karla kaplı çukurdan kurtulmuşlardı. Rüzgâr hızını kesmemişti. Bey biraz soluklandıktan sonra, kızaktan inip ne yapacaklarını sormak için uşağın yanına gittiğinde tipinin ortasındaydılar. Zorunlu kalıp yere çömeldiler ve rüzgârın kesilmesini beklediler. Doru da kulaklarını düşürüyor, başını sallıyordu. Rüzgâr biraz yavaşlayınca uşak, eldivenlerini çıkarıp ellerini hohlayarak atı rahatlatmak için gemlerini çıkarmaya, kemerlerini toparlamaya başladı. Bey: “Ne yapıyorsun?” diye seslendi. Uşak: “Atı çözüyorum. Başka ne yapayım ki? Hiç dermanım kalmadı.” “Yola devam etmeyecek miyiz?” “Nereye, hangi yolla? Bakın, hayvancağız da neredeyse çatlayacak. Geceyi burada geçireceğiz. Başka çare yok.” Bey: “Soğuktan donarız burada.” “Olabilir ama ne gelir elden!” Bey karlarla uğraşırken oldukça ısınmıştı; fakat burada geceleyeceklerini öğrendiğinde, tüm bedenini bir ürperti sardı. Rahat mıdır diye düşünüp kızağa geçti. Sigara ve kibrit çıkardı. Uşak atla ilgileniyor; koşumları çıkarıyor, onu gayrete getirecek sözler söylüyordu: “Davran benim güçlü yiğidim, yemini de veriyorum şimdi.” Ancak bu sözlerinin atın endişelerini dağıtmaya yetmediğini gördü. Sadece biraz yulaf yedi ama şimdi yemek yiyecek zaman olmadığını göstermek ister gibi geri bıraktı. “Şuraya bir işaret koyalım...” dedi uşak. Kızağın yönünü rüzgâra çevirdi; okların uçlarını birbirine bağladı. “Tamam...” dedi. “Kara batar da ölürsek, biri şu okları görüp gelip bizi kurtarır. Atalarımız da böyle yaparlarmış.” Bey, ne kadar uğraşsa da sigarasını yakamıyordu. Nihayet bir kibriti tutuşturmayı başarıp birini yaktı, dumanını istekle ciğerlerine çekti. Ama rüzgâr, elinden sigarasını alıp götürdü. Bir iki yudum tütünden öyle keyif almıştı ki! Kararlı bir sesle: “Demek ki böyle olması gerekiyormuş. Sana da bir bayrak yapayım...” dedi uşağa. Demin kızağın içine attığı mendili aldı. Okların bağlandığı kemerlere yetişebilme amacıyla kızağın ön kısmına geçti ve mendili oraya bağladı. Rüzgâr şiddetle bayrağı sallamaya başladı. Tekrar kızağa binen bey: “Bu da tamam!” dedi. Keşke buraya ikimiz sığabilseydik! “Beni merak etmeyin ama atı örtmek gerek, tere batmış!” deyip beyin altından bir örtü aldı. “Böylece sen de korunmuş olursun..” dedi ata sevgiyle. Kızağın yanına gelip beye: “Şu örtüye ihtiyacınız yok...” dedi. Örtü ve biraz saman alıp kızağın arkasına geçti, karda bir çukur kazdı; samanları yere serdi.
Başlığını iyice çekip kürküne sarınarak samanların üstüne oturdu. Bey göz ucuyla uşağını izliyor, yaptıklarına dudak büküyordu. Köylülerin bir cahil sürüsü olduğunu düşünürdü hep. Kızağın içine saman serdi, yan tarafına uzandı. Uykusu yoktu, sürekli aynı şeyi düşünüyordu: Kazandığı veya kazanacağı parayı... Tanıdığı zenginleri, zenginliğin yollarını... Almaya niyetlendiği koruluğu ne kadar önemliydi! Bundan bir servet yapabilirdi: “Meşe ağacından iyi kızaklar yapılır, tabii keresteden de, odundan da...” Yaptığı hesabın sonunda yıllık gelirinin on iki bin ruble olduğunu görüyordu: “Ama ben yine de orayı almak için on bin ruble vermem. Sekiz bine anlaşırım... Üç bini peşin; hele paranın ucunu görsün bir...” Elini paranın bulunduğu cebe attı, para yerindeydi. “Yolu nasıl kaybettik. Orman buralarda; bir baraka falan olmalı. Nedense hiç köpek sesi de gelmiyor...” Dışarının sesine kulak kabarttı; rüzgârın sesinden başka ses yoktu. “Böyle olacağını bilseydim, köyde kalırdım ama önemli değil, sadece bir gün kaybetmiş oluruz. Bu kadar kötü bir havada kimse bu yola girmeye cesaret edemez!” Ayın dokuzunda kasaptan para alacağını düşündü: “Buraya gelmek istiyordu. Beni bulamayacak. Evdeki kadın, ayağımıza kadar getirilen parayı bile almayı beceremez. Cahil bir kadın. Ne yapması gerektiğini bilemez...” Önceki gün ziyaretlerine gelen kaymakama da karısının gereken misafirperverliği göstermediği geldi aklına. “Kadın işte! Zaten görüp bildiği ne ki! Hem, anamın babamın zamanında evimiz neydi ki? Bir samanlık, bir de aşevi... Ama ben bu on beş yılda neler neler kazandım; bir dükkân, iki meyhane, değirmen, buğday ambarı, tarlalar, saç damlı, arabalıklı kocaman bir ev... Bugünlerde herkes kimden söz ediyor: Benden. Niye? Sürekli çalışıyorum da ondan. Kimselere benzemem ben. Yağmur demem, çamur demem çalışırım. Para havadan kazanılabilir mi? Yoo, ter dökeceksin. Böyle, yollarda geceleyeceksin, gözünü bile kırpmayacaksın!” Giderek kurumlanıyordu. “Sanırlar ki insan asil olursa bir şey olur. Ahmaklar! Mironoflar servet yaptı. Niye?.. Çalıştılar! Yeter ki sağlığım yerinde olsun.” Mironofların zenginliği hakkında birileriyle konuşmayı öyle istiyordu ki! Ama kimi bulacaktı? Ne diye köyde kalmamıştı sanki? Zekâsını gösterip övünürdü. Rüzgâra kulak kesildi... Kalkıp çevresine bakındı. Beyaz bir karanlığın içinde, atın sadece başını, kuyruğunu görebiliyordu; gerisi yalnızca kar... “Ne ettim de dinledim şu uşağı... Yola devam etmeliydim. Ne de olsa bir yerlere varırdık. En azından Griçkino’ya döner, ihtiyarın evinde uyurdum. Oysa şimdi bütün gece burada perişan olacağım; ama hayatta zevk var mı ki? En iyisi çalışmak... Bir sigara daha yaksam...” Cebinden sigara çıkardı, fazla kibrit harcamamak için iyice sindi; birkaç denemeden sonra yaktı. İçini bir sevinç sardı. Sigarayı kendisi değil, rüzgâr içtiği hâlde, üç-beş nefes çekince rahatladı. Yeniden uzandı ve iyice örtündü. Geçmişi düşündü ve kazanacağı paraların hayalini kurmaya başladı yine. Birden aklı bulandı; bedeni uyuştu. Bir sallantıyla silkindi; at altından saman mı çekmek istemişti acaba? Ya da içinden gelen bir sallantı mıydı? Kalbi öyle şiddetle atıyordu ki kızağı titretiyor gibiydi. Gözlerini araladı.
KESİNLİKLE TOLSTOY'UN HAYATININ ÖZETİNİ OKUMALISINIZ
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.10.16 12:29 1mpossible_C Müthiş Dadı Tam Scripti

Müthiş Dadı - Merhaba, İstanbul Anadolu yakasındayız. Akkaş ailesine gidiyoruz. Akkaş ailesi iki kişilik bir aile. Ailenin annesi Ayla hanım daha yakışıklı birini bulduğu için kocası Dursun beyi terk etmiş. Eşi tarafından terk edilen Dursun bey kendisi gibi bir baltaya sap olamamış olan oğluna tek başına bakıyor. Ailenin en küçüğü Veysel yirmi üç yaşında. Bu yaşına gelmesine rağmen babasına oldukça zorlu anlar yaşatıyor. Akkaş ailesinde gün Dursun beyin Veysel'e yemek yedirme çabasıyla başlıyor. Dursun Bey - Veysel hadi oğlum yemeğe! Veysel hadi oğlum yemeğe! Veysel - Ya siktir git başımdan ya. Dursun Bey - Veysel! Veysel - Uğraştırma beni ya. Dursun Bey- Oğlum bak beni sinirlendirme gel. Veysel - Yemek falan yemiyecem lan ben. Dursun Bey - Veysel, evladım bak babanla düzgün konuş beni sinirlendirme. Veysel - Şş, git ya! Dursun Bey - Evladım bana el kol yapma! Müthiş Dadı - Annesiz büyümek Veyseli çok etkilemiş. Anlaşılan bu evde yapıcak çok işimiz var. Veysel - Kalk şurdan kalk, kenara. Kenara geç. Dursun Bey - Veysel! Veysel! Veysel, evladım. Veysel yap- evladım yapma Veysel! Tikim ağrıyo evladım yapma Veysel! Patlatıcım balonunu Veysel! Tikim var evladım, yapma Veysel! Veysel! Veysel bizi çok uğraştırıyo yani. Yirmi üç yaşına geldi ama baş edemiyoruz anlıyamıyorum sebebini. Liseyi de bitiremedi hala açık öğretime yazdırdık mecburen. Annesi olmayınca başta tabi tek başıma uğraşamıyorum maalesef. Müthiş Dadı - Dursun bey çok basit bir baba, bu böyle olmaz. Hemen müdahele etmemiz lazım. Noluyo ya?! Şöför - Ya abla iyi güzel de biz nereye gidiyoruz böyle iki saattir? Müthiş Dadı - Nasıl yani? Şöför - Otostop çektin aldık arabaya. İki saattir vır vır vır kendi kendine konuşuyorsun nerede ineceksen in artık. Müthiş Dadı - Seni uyarıyorum, bu şekilde davranmak- Şöför - İn lan arabadan, ne kadar beleşçi bi kadınsın lan sen yürü git. Bu ne lan bunu hangi ara taktın plakaya? Müthiş Dadı - Merhabalar İpek ben. Dursun Bey - Dursun ben de, nasılsınız? Müthiş Dadı- Sağolun. Dursun Bey- Hoş geldiniz, buyurun. Müthiş Dadı- Aaa, Veyselcim! Nasılsın? Veysel - Kim lan bu karı? Dursun Bey - Evladım! Müthiş Dadı - Aaah Veyselcim, bu evin kuralları var. Bu evde böyle konuşmanı yasaklıyorum. Veysel - O yasaklar boy boy seni siksin veysel kovboy. Dursun Bey - Veysel! Kusura bakmayın, evladım ben sana kaç sefer söylemedim mi evde kü- Veysel - Kes lan sen de! Müthiş Dadı- Siz böyle konuşmasına izin mi veriyorsunuz? Bakın bu böyle olmaz. Bu evde bazı şeyleri değiştirmemiz gerek. Bakın, birinci günümüzde ben sizin doğal yaşantınızı gözlemlemek istiyorum. Sanki ben yokmuşum gibi normal yaşantınıza devam edin. Anlaştık mı? Dursun Bey anlaştık mı? Dursun Bey? Dursun Bey - Ha, sinek mi vızıldadı? Müthiş Dadı- Dursun Bey, saçmalamayın! Ya dursun bey. O kadar da demedim abartmayın. Dursun Bey - Ha, tamam tamam tamam peki o zaman. Müthiş Dadı - Tamam, anlaştık değil mi? Dursun Bey- Anlaştık anlaştık. Müthiş Dadı - Tamam o zaman, sanki ben yokmuşum gibi devam edin yaşantınıza. Du- Dursun bey bu evdeki en büyük sorun disipsinsizlik. Dursun Bey - Öyle mi diyorsunuz? Müthiş Dadı - Evet öyle. Bakın siz baba olarak çok pasif kalıyorsunuz, buna bir çözüm bulmamız lazım. Bakın, eğer Veysel bir daha yaramazlık yaptığında siz onu uyarmanıza rağmen devam ederse, onu düşünme halısına oturtucaz. Dursun Bey- Düşünme halısı mı? Müthiş Dadı - Düşünme halısı. Dursun Bey - Bizde öyle yok ki düşünme halısı falan. Müthiş dadı Veyseli değiştiriceğini söylüyor. Veysel çok yaramaz çocuk. Yani hiç kimsenin sözünü dinlemiyor. Nasıl değiştirecek bilemiyorum. Veysel evladım! Müthiş Dadı - Dursun bey durun. Benden sonra söylenenleri tekrarlıyorsunuz tamam mı? Dursun Bey - Tamam. Müthiş Dadı - Veyselcim, seni uyarıyorum. Dursun Bey - Veyselcim, seni uyarıyorum. Müthiş Dadı - Bu evin kuralları var. Dursun Bey - Bu evin kuralları var. Veysel - Şaka mısınız lan siz? Dursun Bey - Şaka mısınız lan siz? Müthiş Dadı - Hayır dursun bey sadece benim dediklerimi söyleyeceksiniz. Dursun Bey- Hayır dursun bey sadece benim dediklerimi söyleyeceksiniz. Müthiş Dadı - Ya dursun bey! Dursun Bey- Ya dursun bey! Müthiş Dadı - Dursun bey! Dursun Bey - Dursun bey! Müthiş Dadı - Dursun Bey benim işimi zorlaştırıyorsunuz ama. Dursun Bey - Dursun Bey benim işimi zorlaştırıyorsunuz ama. Veysel - Attığın taş yan geliyor, anayın amından kan geliyor. Dursun Bey - Attığın yaş yan geliyor, anay- Müthiş Dadı - Hayır, hayır Dursun Bey. Lütfen. Bakın daha tekrar etmek yok tamam mı? Yeter Veysel, bu şekilde davranmana izin vermiyorum. Bu evin kuralları var. Doğru düşünme halısına oturuyorsun ve bu yaptıklarını bir düşünüyorsun. Veysel - Hadi lan oradan. Müthiş Dadı - Hayır Veysel, bu evin kuralları var. Senin bu şekilde davranmana izin vermiyoruz. Veysel - Hadi lan oradan. Müthiş Dadı - Düşünme halısına oturacaksın Veyselciğim. Veysel - Yok ya? Müthiş Dadı - Veyselciğim düşünme halısına oturacaksın. Veysel - Allahım ya... Müthiş Dadı - İki dakka kamerayı şey yapabilirmiyiz çekimi. Senin ızdırabını sikerim sen kimsin lan, sen kimsin lan? Bana bak, bana bak! Şimdi gideceksin, şu halıya oturacaksın. Paşa paşa akıllanacaksın. Özür dileyeceksin babandan anladın mı? Anladın mı lan? Senin feriştahını sikerim amına kodumun oğlui, tamam mı? Ha? Veysel- Tamam ya. Dursun Bey- Veysel kaç sefer söyledim sana oğlum ama dinlemedin beni. Şimdi düşünme halısına oturacaksın. Anlatıcı - Veysel yirmi üç yaşında olduğu için düşünme halısında tam yirmi üç dakika kalacak. Düşünme halısından kaçmaya çalışan Veysel, Dursun Beyi bir hayli uğraştırıyor. Müthiş Dadı - Evet Veyselcim, süremiz doldu. Kalk bakalım, kalk kalk. Babana söylemek istediğin bir şey var mı? Veysel - Özür dilerim baba, bir daha kötü söz etmiyeceğim. Yaramazlık yapmıyacağım. Dursun Bey - Gördünüz mü Dursun Bey, çocuğunuzla doğru iletişim kurduğunuzda bakın işler nasıl yoluna giriyor. Dursun Bey - Evet haklısınız, aslan oğlum benim. Veysel - Baba, gel bitti götümü sil. Dursun Bey - Veysel evladım biz senle ne konuşmuştuk? Çabuk doğru düşünme halısına. Veysel - Eee, amma sıktınız lan! Müthiş Dadı - Veysel, kaç kere seni uyarıcam ben, kaç kere uyarıcam! Kaç kere uyardım seni ha? Kaç kere bir daha yapmıyacaksın dedim? Eğer bir daha yaramazlık yaparsan senin o dilini gırtlağından söküp keserim. Kapiş? Veysel - Artık yaramazlık yapmıyacam baba. Akıllandım. Seni çok seviyorum müthiş dadı. Müthiş Dadı - Ben de seni çok seviyorum veysel. Dursun Bey - İşte, dadısının farkı. Müthiş dadı evimize geldi, çok güzel oldu harika oldu. Sonrasında Veysel de onun gelmesi ile birlikte çok fazla akıllandı ama yeter artık ne zaman gidecek. Geldi evimizde hala kalıyor bıktık artık bela oldu başımıza. Müthiş Dadı - Noluyo orda, seni uyarıyorum! Dursun Bey - Eeeh uyarıyorsan uyar be, yetti artık be karı. Pılını pırtını topla doğru ananın evine. Müthiş Dadı - Hele hele, beyime bak beyime. Dursun efendi, sen neymişsin öyle. Sen kimsin de benim kocammısın da anamın evine yolluyorsun ha? Seni gebertmezmiyim ben? Burada hala yapacak çok işimiz var! Veysel - Baba napıcaz bu karıyı iyice evi sahiplendi ya. Dursun Bey - Sorma oğlum ya dur dur ben napıcağımı şimdi çok iyi biliyorum. Dadılara Fısıldayan Adam - Bakın Dursun Bey, dadınızı çok şımartmışsınız. Onun her istediğini yaparsanız tepenize çıkar. Müthiş Dadı - Dursun kim bu adam? Dadılara Fısıldayan Adam - Dursun Bey diyeceksin, hem gel bak elimde ne var. Gel gel, gel. Aferin, gel. Aferin, aferin. Gel. Gel gel gel gel, tamam. Tamam! Al bakalım. Uslu durduğun için ödül panosuna bir koca yapıştırabilirsin. Her uslu duruşunda daha fazla koca yapıştırabileceksin. Ama hayır, hayır hayır hayır hayır, dur bakalım! Dur bakalım dur. Müthiş Dadı - Ama ben bir sürü koca istiyorum. Dadılara Fısıldayan Adam - Daha fazla koca istiyorsan daha fazla uslu durman lazım, aferin aferin. Müthiş Dadı - Devam et Dursun, daha hızlı. Daha hızlı Dursun! Dadılara Fısıldayan Adam - Şşşşş alo! Ver lan şunu bana, git bana bira getir. Hadi lan! Lan hala duruyo yürü lan! Veysel - Baba, baba güneşleniyor dışarıda. Ya baba napıcaz bunlarla ya. Dursun Bey - Ne bileyim ya, hangi programı arasak ki acaba hiç bilemedim. Veysel - Acun abiyi çağıralım baba, yarışmalarına aldırsın bunları. Dursun Bey - Hay Allah, alır mı acaba ya? Dur bence televizyonlara ekranlara bakalım. Hah dur bak bak. Anlatıcı - Kendi başına hiçbir sorunu çözemeyen geri zekalı bir embesil misiniz? Her konuda televizyona güvenen, televizyon olmadan hiçbir haltı beceremeyen bir cahil misiniz ve bir probleminiz mi var? Bu program tam size göre. Arayın, hemen gelelim. Cahil Aptallar, çok yakında başlıyor! 02121212124912
submitted by 1mpossible_C to kopyamakarna [link] [comments]


2020.01.27 21:24 SodyumHidroksit Askere gittiğim ilk gün

Askere gittiğim ilk gün biz kısa dönemlere yepyeni temiz çarşaf verdiler. Ama yastıkları görseniz mideniz kalkar... Yastıklar simsiyah, sarı bile değil yani... Ben çarşıdan kendi yastığımı aldım, birkaç kısa dönem de çarşıdan satın aldı ya da araya komutan sokup temiz yastık aldılar... Uzun dönemlere yeni çarşaf zaten vermiyorlar... Anneler çocuklarının yattıkları yerleri görseler ya da yemek yedikleri yerleri görseler çocuklarını askere göndermezler.. Biz askerliğimize başladığımız ilk günden itibaren her kademeye şikayetlerimizi ilettik. Sorunlar çözülmese bile bazıları hafifledi. Askerde şikayet etmekten çekinmeyin, üst kademe görünce hemen yemeği tabağı, yastığı şikayet edin, yoksa sizi tertemiz bir yerde yatıyor süper temiz tabaklarda süper yemekler yiyor sanıyorlar... Ankaradaki komutlar darbe planlamakla uğraşacaklarına keşke tek bir askeri bile daha rahat ettirmek için neler yapabiliriz diye çalışsa...
Durum o kadar vahim ki ankaradan büyük bir komutan gelince depolardan temiz yastık kılıfları, çarşafalar çatal tabaklar tuzluklar çıkarılıyor... komutan gidene kadar kalıyor sonra komutan ayrılır ayrılmaz temiz çarşafları tekrar depolara kaldırıyorlar...
Tuvaletlerde sabun yok arkadaşlar, eğitim yapılan yerlerde bile sabun yok. Yani yatakhanelerde olmamasını bir şekilde tolere edebiliriz, kendimiz sabun satın alabiliriz ama eğitim yapılan yerlerde sabun yok ve askerler tuvalete giriyor ama sabun yok!!!! Hadi biz kısa dönemler yanımızda sabun taşıyabiliyoruz ama uzun dönemler yanlarında birşey taşasalar başlarına bela oluyor... Üstelik bir çok askerin maddi durumu sabun almaya elverişli değil... ASKERİYEDE SABUN YOK SABUN. Paraları golf sahalarına harcayanlar utansın...
Böyle ikiyüzlü birşey olamaz olmamalı ama askeriye burası oluyor işte... Asker kullansın diye alınan temiz çarşaflar askerden saklanıyor... Kimin malını kimden saklıyorsunuz...
Askerlik kısa dönemler için daha kolay ama beni en çok iğrendiren de kısa dönemlere iyi davranmaları, uzun dönem okumamış cocuklara hayvan muamelesi yapmaları oldu... Bana kötü davranılmadı, bana selam vermedin diye bile laf etmediler ama her konuda uzun dönem 18-20 yaşlarında evlerinden köylerinden ilk kez çıkan insanlara hiç bir musahama gösterilmemesi, sürekli ezmeleri midemi bulandırdı... Bu çocuklara, ana kuzularına yapılanlar emir komuta zinciri ile açıklanamaz. Askerde dayak yasak diyorlar ama dayak var ama öyle tokat yok... Genellikle omza sert vuruşlar, şiddetli iteklemelerle askerleri düşürmeler çok oluyor. Askerdeki hiçbir komutan hiçbir uzun dönem askeri umursamıyor. Üstelik bu askerler doğuya gidecek olanlar... Yani içlerinden her yıl mutlaka %1 ya da %2'sinin mutlaka ölmesi... Yani çok kötü davrandıkları bu çocukların bazılarının son günleri ve bunlara davranışları inanılır gibi değil...
Askerlikte beni en çok etkileyen şeylerden biri de askerlik yapanların fakirlikleri oldu. Askere giden çocuklara niye para toplandığını daha iyi anladım. Ama öyle fakir kişiler varki para toplayacak kimseleri de yok askere gelirken. Size tavsiyem askere giden bir tanıdığınız varsa mutlaka para gönderin. aylik 50 TL bile olsa para gönderin. 50 TL çok büyük para askerde... Devlet askere gidenlere aylık 17 TL maaş veriyor... Kısa dönem gidenler bile maddi sıkıntıdayken 15 ay askerlik yapan garibanları siz düşünün. Askerde aylik 17 TL ile geçinen çok insan gördüm. 17 TL ile ne alabileceğinizi siz düşünün. Askere giden herkese en azından yarım asgari ücret verilmeli. insanları hırsızlığa teşvik etmeyin... Aç bırakmayın askerleri, sigarasız bırakmayın... Çoğu asker terhis olunca eve gidecek yol parasını bile bulamıyor... Malesef eğer maddi gücünüz iyi ise askerde çok rahat edebilirsiniz, bir sigara ikram edin her kapıyı açıyor... Çok şükür maddi durumum iyi olduğu için asker yemeklerinden hemen hemen hiç yememeye çalıştım. Yemeklerin durumuna ayrıntılı girmek bile istemiyorum midem kalkıyor. Ama yemekten fare bile çıkabileceğini unutmayın....
Askeriyenin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bilgisayar yani exceli süper bildiğimiz varsayıldığından, allahtan excel'i de çok iyi biliyorum ve 10 parmak yazaibiliyorum, 1 hafta boyunca bir albayın yazıcılığını bile yaptım... Albay yolsuzluk araştırması için gelmişti orada duyduklarım yazdıklarıma hiç girmiyorum bile... Maddi yolsuzluklardan ziyada askere insan muamelesi yapılmaması midemi bulandırdı. Yoksa dağa çıkarken askere verilen ton balığını çalan komutanların durumunu ya da askeriyenin sabunlarını çalan komutanları hiç söylemiyorum bile... Bu tür adi hırsızlıklar her yerde olur diyerek kendimi avutma yoluna gidiyorum... Zaten uzun dönemler içinde bile bir hırsızla ya da katille aynı kğuşta yatacağınızı unutmayın, hırsızlık yaptığı ortaya çıksa bile hırsıza birşey olmuyor aynı yerde yatmaya devam ediyorsunuz... Pes diyorum başka birşey demiyorum....
İnsanları askerlikten soğutan, askerde aldıkları eğitimler, koşma atlama dersleri değil... Eğitimsiz yetersiz komutanların davranışları, askere değer vermemeleri, umursamamaları, çıkarcılıkları, üç kuruş için taklalar atmaları insanları askerlerden soğutuyor... Askerleri köle gibi hizmetçi gibi kullanmaları insanların zoruna gidiyor... Hem her işi askere yaptırıyorlar hem maaşı kendileri alıyorlar... Çayı asker yapıyor ayaklarına getiriyor, bilgisayara asker giriyor, her tür haberleşmeyi asker yapıyor, askeri asker kaldırıyor, eğitimi bile asker veriyor... bağırıp çağırma işini, hor görme işini komutanlar yapıyor... Zaten tek iyi yaptıkları şey de bu... Olmamalı, böyle olmamalı komutanlar daha kaliteli olmalı, aklı başında komutan yok mu? ankaradan görmüyorlar mı bunları???
Ben askere gitmeden önce askeriyeyi sever, en güvenilir kurum olarak görürdüm. Ama askerlik sonrası görüşlerim tamamen değişti... Bunca yıl gözlerim nasıl kör bir şekilde bakmış halen şaşıyorum... ama askeriyenin durumunu askere giden kimsenin anlatmaması ya da yazmaması da bu durumda etkili diye düşünüyorum. insanlar askerlikleri hakkında hiç kötü şeyleri anlatmıyorlar, sanki tatile gitmiş gibi davranıyorlar.. Bırakın arkadaşlarınızı, abilerimiz kuzenlerimiz bile askeriyede olanları tam anlatmıyorlar... Askeriyenin atmosferini mide bulandırıcı 2 yüzlü yapısını kimse görmek istemiyor... Ama ben göreceğimi gördüm kınalı kuzulara nasıl kötü davranıldığını gördüm... Askeriyenin bir ıslahat ihtyacı olduğunu gördüm. Askeriyede mantık değişmeli, her bir bireye değer verme zamanı geldi. Asker köyden bile gelmiş olsa, ilk defa normal yatakta yatıyor bile olsa o yatağı temiz yapmak zorundayız. Yatakhaneleri küçültmek zorundayız. Öğrenci yurdu gibi olmalı odalar, temiz olmalı konforlu olmalı... Eğitimler karma verilmemeli, bunu hiç bir askeri yetkili görmüyor mu???
Birlikte askerlik yaptığım kısa dönemlerin çoğu arkalarına bile bakmadan haklarını sorumlu herkese haram ederek kaçarcasına çıktılar teskere günü...
submitted by SodyumHidroksit to svihs [link] [comments]


2020.01.22 08:48 SodyumHidroksit Askere gittiğim ilk gün biz kısa dönemlere yepyeni temiz çarşaf verdiler. Ama yastıkları görseniz mideniz kalkar...

Askere gittiğim ilk gün biz kısa dönemlere yepyeni temiz çarşaf verdiler. Ama yastıkları görseniz mideniz kalkar... Yastıklar simsiyah, sarı bile değil yani... Ben çarşıdan kendi yastığımı aldım, birkaç kısa dönem de çarşıdan satın aldı ya da araya komutan sokup temiz yastık aldılar... Uzun dönemlere yeni çarşaf zaten vermiyorlar... Anneler çocuklarının yattıkları yerleri görseler ya da yemek yedikleri yerleri görseler çocuklarını askere göndermezler.. Biz askerliğimize başladığımız ilk günden itibaren her kademeye şikayetlerimizi ilettik. Sorunlar çözülmese bile bazıları hafifledi. Askerde şikayet etmekten çekinmeyin, üst kademe görünce hemen yemeği tabağı, yastığı şikayet edin, yoksa sizi tertemiz bir yerde yatıyor süper temiz tabaklarda süper yemekler yiyor sanıyorlar... Ankaradaki komutlar darbe planlamakla uğraşacaklarına keşke tek bir askeri bile daha rahat ettirmek için neler yapabiliriz diye çalışsa...
Durum o kadar vahim ki ankaradan büyük bir komutan gelince depolardan temiz yastık kılıfları, çarşafalar çatal tabaklar tuzluklar çıkarılıyor... komutan gidene kadar kalıyor sonra komutan ayrılır ayrılmaz temiz çarşafları tekrar depolara kaldırıyorlar...
Tuvaletlerde sabun yok arkadaşlar, eğitim yapılan yerlerde bile sabun yok. Yani yatakhanelerde olmamasını bir şekilde tolere edebiliriz, kendimiz sabun satın alabiliriz ama eğitim yapılan yerlerde sabun yok ve askerler tuvalete giriyor ama sabun yok!!!! Hadi biz kısa dönemler yanımızda sabun taşıyabiliyoruz ama uzun dönemler yanlarında birşey taşasalar başlarına bela oluyor... Üstelik bir çok askerin maddi durumu sabun almaya elverişli değil... ASKERİYEDE SABUN YOK SABUN. Paraları golf sahalarına harcayanlar utansın...
Böyle ikiyüzlü birşey olamaz olmamalı ama askeriye burası oluyor işte... Asker kullansın diye alınan temiz çarşaflar askerden saklanıyor... Kimin malını kimden saklıyorsunuz...
Askerlik kısa dönemler için daha kolay ama beni en çok iğrendiren de kısa dönemlere iyi davranmaları, uzun dönem okumamış cocuklara hayvan muamelesi yapmaları oldu... Bana kötü davranılmadı, bana selam vermedin diye bile laf etmediler ama her konuda uzun dönem 18-20 yaşlarında evlerinden köylerinden ilk kez çıkan insanlara hiç bir musahama gösterilmemesi, sürekli ezmeleri midemi bulandırdı... Bu çocuklara, ana kuzularına yapılanlar emir komuta zinciri ile açıklanamaz. Askerde dayak yasak diyorlar ama dayak var ama öyle tokat yok... Genellikle omza sert vuruşlar, şiddetli iteklemelerle askerleri düşürmeler çok oluyor. Askerdeki hiçbir komutan hiçbir uzun dönem askeri umursamıyor. Üstelik bu askerler doğuya gidecek olanlar... Yani içlerinden her yıl mutlaka %1 ya da %2'sinin mutlaka ölmesi... Yani çok kötü davrandıkları bu çocukların bazılarının son günleri ve bunlara davranışları inanılır gibi değil...
Askerlikte beni en çok etkileyen şeylerden biri de askerlik yapanların fakirlikleri oldu. Askere giden çocuklara niye para toplandığını daha iyi anladım. Ama öyle fakir kişiler varki para toplayacak kimseleri de yok askere gelirken. Size tavsiyem askere giden bir tanıdığınız varsa mutlaka para gönderin. aylik 50 TL bile olsa para gönderin. 50 TL çok büyük para askerde... Devlet askere gidenlere aylık 17 TL maaş veriyor... Kısa dönem gidenler bile maddi sıkıntıdayken 15 ay askerlik yapan garibanları siz düşünün. Askerde aylik 17 TL ile geçinen çok insan gördüm. 17 TL ile ne alabileceğinizi siz düşünün. Askere giden herkese en azından yarım asgari ücret verilmeli. insanları hırsızlığa teşvik etmeyin... Aç bırakmayın askerleri, sigarasız bırakmayın... Çoğu asker terhis olunca eve gidecek yol parasını bile bulamıyor... Malesef eğer maddi gücünüz iyi ise askerde çok rahat edebilirsiniz, bir sigara ikram edin her kapıyı açıyor... Çok şükür maddi durumum iyi olduğu için asker yemeklerinden hemen hemen hiç yememeye çalıştım. Yemeklerin durumuna ayrıntılı girmek bile istemiyorum midem kalkıyor. Ama yemekten fare bile çıkabileceğini unutmayın....
Askeriyenin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bilgisayar yani exceli süper bildiğimiz varsayıldığından, allahtan excel'i de çok iyi biliyorum ve 10 parmak yazaibiliyorum, 1 hafta boyunca bir albayın yazıcılığını bile yaptım... Albay yolsuzluk araştırması için gelmişti orada duyduklarım yazdıklarıma hiç girmiyorum bile... Maddi yolsuzluklardan ziyada askere insan muamelesi yapılmaması midemi bulandırdı. Yoksa dağa çıkarken askere verilen ton balığını çalan komutanların durumunu ya da askeriyenin sabunlarını çalan komutanları hiç söylemiyorum bile... Bu tür adi hırsızlıklar her yerde olur diyerek kendimi avutma yoluna gidiyorum... Zaten uzun dönemler içinde bile bir hırsızla ya da katille aynı kğuşta yatacağınızı unutmayın, hırsızlık yaptığı ortaya çıksa bile hırsıza birşey olmuyor aynı yerde yatmaya devam ediyorsunuz... Pes diyorum başka birşey demiyorum....
İnsanları askerlikten soğutan, askerde aldıkları eğitimler, koşma atlama dersleri değil... Eğitimsiz yetersiz komutanların davranışları, askere değer vermemeleri, umursamamaları, çıkarcılıkları, üç kuruş için taklalar atmaları insanları askerlerden soğutuyor... Askerleri köle gibi hizmetçi gibi kullanmaları insanların zoruna gidiyor... Hem her işi askere yaptırıyorlar hem maaşı kendileri alıyorlar... Çayı asker yapıyor ayaklarına getiriyor, bilgisayara asker giriyor, her tür haberleşmeyi asker yapıyor, askeri asker kaldırıyor, eğitimi bile asker veriyor... bağırıp çağırma işini, hor görme işini komutanlar yapıyor... Zaten tek iyi yaptıkları şey de bu... Olmamalı, böyle olmamalı komutanlar daha kaliteli olmalı, aklı başında komutan yok mu? ankaradan görmüyorlar mı bunları???
Ben askere gitmeden önce askeriyeyi sever, en güvenilir kurum olarak görürdüm. Ama askerlik sonrası görüşlerim tamamen değişti... Bunca yıl gözlerim nasıl kör bir şekilde bakmış halen şaşıyorum... ama askeriyenin durumunu askere giden kimsenin anlatmaması ya da yazmaması da bu durumda etkili diye düşünüyorum. insanlar askerlikleri hakkında hiç kötü şeyleri anlatmıyorlar, sanki tatile gitmiş gibi davranıyorlar.. Bırakın arkadaşlarınızı, abilerimiz kuzenlerimiz bile askeriyede olanları tam anlatmıyorlar... Askeriyenin atmosferini mide bulandırıcı 2 yüzlü yapısını kimse görmek istemiyor... Ama ben göreceğimi gördüm kınalı kuzulara nasıl kötü davranıldığını gördüm... Askeriyenin bir ıslahat ihtyacı olduğunu gördüm. Askeriyede mantık değişmeli, her bir bireye değer verme zamanı geldi. Asker köyden bile gelmiş olsa, ilk defa normal yatakta yatıyor bile olsa o yatağı temiz yapmak zorundayız. Yatakhaneleri küçültmek zorundayız. Öğrenci yurdu gibi olmalı odalar, temiz olmalı konforlu olmalı... Eğitimler karma verilmemeli, bunu hiç bir askeri yetkili görmüyor mu???
Birlikte askerlik yaptığım kısa dönemlerin çoğu arkalarına bile bakmadan haklarını sorumlu herkese haram ederek kaçarcasına çıktılar teskere günü...
submitted by SodyumHidroksit to kopyamakarna [link] [comments]


2018.07.18 12:19 packer35 Incelen Kaşlar

İncelen Kaş Nasıl Kalınlaştırılır?
Kaşlarımızı yüzümüze ve göz şeklimize gidecek şekilde almalı yahut aldırmalı, eğer kaşlarımızda dökülme ve seyrelme problemi varsa da bunu önce doğal çözümlerle halletme yoluna gitmeli, eğer durum vahimse ve sorun, kendi kendimize halledebileceğimiz düzeyde değilse, bir güzellik uzmanından yardım almalı, profesyonel çözümlerden faydalanmalıyız.
https://www.1krem.com/kas-kalinlastirma/
submitted by packer35 to u/packer35 [link] [comments]


2017.12.19 10:53 Callmebigpahpa An update from Quakerboy regarding the events that happened in the past two days.

"ortalık toz duman gözükürken tabloyu biraz olsun netleştirmek faydalı olacaktır.
öncelikle dün yaşananları anlayabilmek için daha öncesine göz atmak gerekiyor. evvelce yönetimin içinde yaşanan sıkıntıları yazmıştım. galatasaraylı dahi olmayan bir iki yönetici sistemi tamamen tıkamıştı. kişisel çıkarları uğruna galatasaray'ın gelişiminin önüne set çekmişti.
"topal ördek" durumundaki dursun özbek için bu noktadan çıkış için tek yol yeni bir yönetim ile daha kuvvetli bir şekilde yoluna devam etmekti. ancak bunun için mayıs'ı bekler ise başta futbol olmak üzere diğer branşlarda yaşanabilecek olumsuz bir tablodan ötürü seçilemeyeceğinden endişe ediyordu.
bu şartlar altında erken seçim ile hem seçilme ihtimalini artırmak hem de yeni yönetim ile icraatlerine sorunsuz devam etmek niyetindeydi. geçtiğimiz haftalarda kulüp avukatlarından m.ü. ile yaptıkları toplantı sonucunda tüzüğe göre ocak ayında yapılacak bir seçim sonucunda 3 yıl daha görev alabileceği kendisine aktarıldı.
gelelim düne.
yaşanan puan kaybı ardından igor tudor'un gönderilmesi kararı hemen maç sonunda alındı. (ultraslan'ın bildirisinin bu karardan sonra olması tatlı bir tesadüf yani :) )
18.12.2017 tarihli yönetim kurulu toplantısında igor tudor'un görevinden alınması konusunda yönetim hem fikir olarak karar verdi. ancak yeni teknik direktörün kim olacağı konusunda beklendiği üzere kargaşa çıktı.
(kişisel görüş)dursun özbek'in fatih terim ismini ortaya attı ve daha önceden üstünü örttüğü fikir ayrışmalarının kişisel çatışmalara dönüşmesini sağladı.
yönetim içindeki muhalifler bu blöfü göremedi ve alternatif isimleri ön plana çıkardı. yönetici adayları igor tudor'un akıbetinden haberdar olduğu için her biri kendi teknik adam ismini önden hazırlamıştı. ancak laurent blanc, thomas tuchel ve bülent korkmaz isimleri üzerinde tıpkı fatih terim isminde olduğu gibi uzlaşma sağlanamadı. neticesinde erken seçim kararı alındı.
bundan sonra yaşanacakları ise :
24 aralık 2017 galatasaray göztepe maçına takımı emrah bayraktar hazırlayacak ve ilk yarı tamamlanacak.
transfer çalışmaları cenk ergün tarafından devam ettirilecek. bir sol bek ve bir sol açık öncelikli bölgeler.
kim gelir ise gelsin erman kunter ile yollar ayrılacak.
yeni teknik direktör için ise seçilecek yönetim belirleyici olur.
dursun özbek'in seçimi kazanması durumunda yönetiminde olacak kişiler gelecek için önemli. yönetime girmesi için teklif gidecek kişilerin yapacağı pazarlıklar dahi oldukça önemli. bundan ötürü teknik adamlar için şimdiden konuşmak doğru olmaz. ancak isimleri kesin olmamakla birlikte cenk ergün'ün yabancı 2-3 hoca ile irtibata geçeceği muhakkak.
umudum muhalefetin iyi bir aday çıkarıp onun etrafında birleşip dursun özbek'i devirmeleri yönünde. yine de genel kurulu az çok biliyorsam dursun özbek yeniden seçilir. teknik adam için biraz daha beklemek ve basının yazacağı her isme inanmamak faydalı olacaktır."
http://rerererarara.net/entry/2306605
submitted by Callmebigpahpa to galatasaray [link] [comments]